Bir tutam sinema tarihi: Alman dışavurumculuğu
Etrafımızı sarıp sarmalayan Hollywood filmlerini çok seviyor olabiliriz ama festivallere olan ilgi ve alâkadan da belli olduğu gibi Avrupa sinemasına da hastayız. Sinema tarihinin en önemli akımlarına sahne olan Avrupa’nın kat ettiği yolları bilmeden “Avrupa sinemasını seviyorum” demek pek de inandırıcı olmaz. Madem hal böyle, o zaman bakalım Avrupa sineması nerdeymiş nereye gelmiş, hangi akımlar tarafından sürüklenmiş. Bir yazı dizisi halinde ülke ülke gezeceğimiz Avrupa sineması turumuza Türkiye’nin en sıkı fıkı olduğu ülke Almanya’dan ve onun pek nefis bir akımı olan dışavurumculuktan başlayalım.
Giysilerine bayıldığımız, mimarisine hayran olduğumuz, edebiyatını da okumadan geçemediğimiz gotik akımının sinemadaki etkisi ise dışavurumculuk ile ortaya çıkıyor. Bu sinema akımının doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü yer ise Almanya. Filmin özellikle havasında kendisini gösteren dışavurumculuğun ortaya çıkışı ise daha sinema tarihinin en başlarına, 1910’lara dayanıyor.
Alman sinemasındaki önemli gelişmeler 1897’de Oskar Messter’in çalışmalarıyla başlıyor. Özellikle olayın teknik yönüne meraklı olan Messter, küçük bir stüdyoda kısa filmler çekiyor ve set aydınlatması ile yakın çekim kullanımını sinemaya sokan ilk isimlerden biri oluyor. 1910’lu yıllarda Alman sineması sahne uyarlamalarıyla ilgilenmeye başlıyor. Der Student von Prag (Prag’lı Öğrenci) filmi bu uyarlamalar arasında ilk ilgi çekenlerden biri. “Hayırdır, nedir bu öğrencinin ilginçliği?” sorusunun cevabı da şu: Bu filmle birlikte Alman dışavurumculuk akımına da yavaş yavaş giriyoruz. Aynadaki görüntüsünü, dolayısıyla da ruhunu satan genç bir öğrenciyi anlatan Der Student von Prag’dan sonra, filmlerin hikâyeleri mistik konular üzerinde yoğunlaşıyor ve Edgar Allen Poe tarzı bir hava sinemayı sarıyor.
Tarihlere biraz dikkat edersek görüyoruz ki 1913’te çekilen Der Student von Prag’la başlayan dışavurumculuk akımı, 1. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarına denk geliyor. Savaş yıllarında küçük şirketler tarafından sürdürülen film yapımına, savaşın sona ermesiyle devlet el atıyor. Devletin sinemayla birdenbire bu kadar yakından ilgilenmesinin sebebi ise dönemin Fransız ve İtalyan sinemasında Almanların neredeyse caniler olarak gösterilmesi. Bir de sessiz sinema döneminden bahsettiğimiz düşünülürse, yapılan filmlerin her ülkeden izleyiciye ulaştığı gibi bir durum söz konusu. İmajını toparlama ihtiyacı hisseden Almanya böylece UFA adlı film stüdyosunu kuruyor. 2. Dünya Savaşı’na kadar Avrupa’nın en büyük film stüdyosu unvanını elinden kaptırmayan UFA ile sinemada yepyeni bir sayfa da açılıyor.
Dışavurumculuğun tam çıkışını yapma fırsatını stüdyo döneminde bulması bir tesadüf değil. Dışavurumculuk akımının esas numarası, iç dünyaların dışa yansıtılması ve objektif gerçekliğin çarpıtılarak yeni bir gerçekliğin yaratılması. Bunu da şöyle yapıyorlar: Ruhsal karmaşayı anlatmak için dekorda bir kaos havası yaratıyorlar; ya da karakterlerin iç dünyalarını göstermek için ağır makyaj ve ışık oyunlarından yararlanıyorlar. Bütün bu dekor ve ışık oyunlarını yaratabilmek de tabii ki yönetmenin bütün kontrolü elinde tutabildiği iç mekânlarda mümkün oluyor. Dolayısıyla UFA’nın kurulması ile dışavurumculuk akımının gelişmesi için ortam yaratılmış oluyor.
Gelelim hadiseyi birkaç örnekle açıklamaya. Das Kabinett des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Odası), dışavurumculuğu incelemek için seçilebilecek en doğru filmlerden biri. Karakterlerin içinde bulundukları karmaşık ortamı anlatabilmek için kullanılan yamuk kapılardan ve yüksek sandalyelerden oluşan çarpıtılmış dekor, siyah ve beyazın zıtlığını ortaya koyan makyaj ve ışıkla destekleniyor. Hatta siyah-beyaz olan filmde daha dramatik bir hava olması için ışıkla verilemeyen zıtlıklar, dekora ve yüzlere gölgelerin boyanması ile sağlanıyor. Bu dönemin bir başka önemli filmi ise Metropolis. Bilimkurgunun ilk örneklerinden biri kabul edilen bu filmde, robotlaşmış kent insanı kavramı da sinemadaki yerini alıyor.
Sonraki | »
1 | 2














